İğne İplik..!

Yazar - 24.12.2015
igne-iplik

Sökülmüş, düğmesi kopmuş, payı açılmış ve pensleri bozulmuş bir kucak kıyafetini getirip oturma odasındaki kanepenin üstüne attı gelişi güzel… Yatak odasına gidip ışığı yaktı. Dağılmış uzun siyah saçlarını tepeden toplayıp, yatağın üstünde duran boncuklu tokası ile tutturdu. Dolabın üst bölmesindeki makara kutusunu da yanına alıp tekrar oturma odasına geri döndü. Yorucu bir gündü, sabahtan akşama kadar hafta sonu yaparım diye düşündüğü birçok işi halletmek için adeta bin parçaya bölünmüştü.

Gözünde büyüyen şu tamirat işine istemeye istemeye başlamıştı nihayet. Eline ilk olarak kırmızı şifon gömleğini aldı. Dikişlerinden patlamıştı. Bunu gizli dikiş ile dikmeliydi, incecik bir iğne olmalıydı ayrıca… Peki, onlarca makaranın arasından acaba hangisi gömleğine yakın renkti, hem öyle eskisi gibi olamazdı ki şifon gömleği… Offfff ne zor iş… Nereden de patlamıştı, hem yakında lazımdı da… neyse dedi ve vazgeçti, bunu sonra dikecekti ya da terziye veririm diye düşündü. Daha birincisinde iştiyakı tükenmeye başlamıştı bile. O koca yığının içinde eline, payı açılmış en sevdiği siyah pantolonu geçti. Tamam, işte bunu dikebilirdi. Siyah iplikten dişiyle bir parça kopardı. İp çok sağlamdı, koparırken dişi sızladı, içi bir hoş oldu… Ne kötü bir duygu bu. Bir an önce dikip kurtulmak istiyordu bu işlerden… Eline aldı pantolonu… Siyah ya belli olmaz düşüncesiyle gelişi güzel iğne darbeleriyle hemencecik dikti, çok sevdiği pantolonu eskisi gibi olmadı ama artık payı kapanmıştı… Etek, gömlek, pantolon derken elinden hepsini geçirdi sırayla… Ve bunu yapamam, bunu atayım, şunu dikeyim seçenekleri ile dolu zamanda boynu uyuştu eğilmekten, ayakları karıncalandı oturmaktan, ara ara batırdığı iğnelerden parmak uçları yanmaya başladı… Direniyordu ama sabrı kalmamıştı bu tamirat işini bitirmeye…

Üfff neyse, sonra bakarım bunlara dedi ve kucaklayıp yatak odasına gitti giysiler ile. Bir hurca doldurdu hepsini gelişi güzel, hurcun fermuarını kapatıp, dolabın diplerine doğru iteledi, tamir bekleyen canım kıyafetlerini. Yatağa oturdu, dağılan saçlarını toplarken;
-Sonra bakarım ben onlara dedi kendi kendine, lazım olurlarsa da buluruz bir çaresini diye düşündü. Ve üşendi, önemsemedi, istemedi, unuttu, söktüğü, bozduğu ama alırken içinin pır pır ettiği, kişiliğini yansıtan cancağızı kıyafetlerini…

Hemen mutfağa yöneldi çaydanlığa musluktan su doldururken bir demlik çay içebileceği iştahını hissetti kendinde. Mutfağın balkon kapısını açtı. Mis gibi bir hava ve esen ılık rüzgâr pek bi keyiflendirmişti içini. En iyisi çayımı burada içeyim diye düşündü. Büyük adımlarla dar holden geçip oda kapısının hemen yanındaki bambu kitaplıktan takip ettiği kitabı aldı, püsküllü ayracı kitabı çekerken arasından yere düşmüştü. Eğilip kitaplığın altına düşen ayracı ararken bir kâğıt değdi eline. Hem papürüs kâğıdı ayracını hemde üzeri tozlanmış kâğıdı alıp ocakta fokurdayıp etrafa su fışkırtan çaydanlığın yanına gitti hızla… Hemen ocağın altını kıstı, iki yemek kaşığı çay ve iki tane karanfil attı demliğe. Balkona geçti köşedeki sedire, babasının marangozda defaatle modelini değiştirttiği çiçek kakmalı en sevdiği yere oturdu. Kitabını çayı demlerken masada bırakmıştı ama kâğıt eşofmanının cebindeydi. Hemen kâğıdı açtı okumaya başladı. Gözleri büyüdü, inanamadı. “anla-(ya)-mayız anlaşılmazlıklarımızı, ardımızda bıraktıklarımızı değersizleşmişti hayat”…

Bu sözü unutalı nede çok zaman geçmişti… Tüyleri diken diken oldu… Uzun parmaklarının arasında kayboldu küçük not kâğıdı. Ama içini birkaç yıl önce kaybettiği arkadaşınınyazdığı yazı kaplamıştı… An ben an hatırlıyordu yaşananları, üniversitenin ilk yılında tanışmışlardı… Çok iyi anlaşmışlar, iyi bir dostluk kurmuşlardı….Birbirlerinin hayatlarına çok şey katmışlardı… Bir gün halk masalları dersindeyken çok üzgündü, nedenini anlatmak istememişti dostu, defterine bir şeyler karalayıp durmuştu ders boyunca… Oda ısrar etmemişti, o an içinden gelmemişti ona teselli olmak ….Ne yazdı diye merak edip bakmıştı sadece defterine, işte o zaman okumuştu bu cümleyi, anlamamıştı ne demek istediğini, o da konuşmak istememiş, al sakla anlarsın zamanla demişti. Evet, gerçektende sıralandı ardıardına anlayamadıkları, tıpkı az önce hurca doldurup gardorabın bir köşesine itelediği onarılmayı bekleyen kıyafetleri gibi, bir yığın oldu önünde. Sahi bilinmeyen bir vakte, gelişi güzel tıkıştırıp attığımız kaç hatamız var, sonrasında tamir ederim dediğimiz? Cevaplayamadı!! Üstünde durmak istemedi, Okuduğu kitap geldi aklına kalkıp hemen sedirin dibindeki topuklu rugan mor terliğini giydi, mutfağa gidip çayla birlikte masada ki kitabı da alarak balkona babasının sevgili sedirine oturdu yeniden.

Her ne kadar dikkatini dağıtmaya çalışsa da az önceki yazıya takılı kalmıştı.Pişmanlıklara dayalı kaleme akan kelamlardı bunlar… Çaresizliklere karşılık gelen… Ağlamak geliyordu içinden gözleri dolmaya başladı. Küçük kâğıda baktıgöz ucuyla… Canım benim dedi… Canımın içi… Ne çabukta unutmuştu güzel dostunun o kıymetli sözünü. Neden yazdığını da bilmiyordu, hiçbir zamanda öğrenemeyecekti… Onunla paylaştıkları, kazandıkları, kaybettikleri, kavgaları doluşmuştu zihnine… Ellerindeki iğne izleri ilişti gözüne…Yarım yamalak yaptığı ama beceremediği tamirattan kalan izlerdi bunlar. O en sevdiği siyah pantolon gibi onca biriktirdiği hataların arasından en değer vermesi gereken, en kıymetli tutacağı insanın gönlünü bile gelişi güzel hallere, duygulara layık görmüştü. Çaresizliğin kapısını çaldığı vakitlerde varlığını hissetmeye can attığı Onu, yanlışlarına karşı yaptıkları ile ihya edip gönlünü aldığını düşünmüştü, kendi ile iftihar etmişti… Ve yine anla-(ya)-mamıştı anlaşılmazlıklarını değersizleşmişti hayat, yaşanmışlıklar beklemeye alınmıştı, meşgul ihtarını veriyordu her dokunuş.
Çayınıdoldurdu. Şekersiz karanfil kokan çaydan bir yudum alırken kitabında kaldığıyeri aradı sayfaları çevirerek. Evet en son bu cümleydi okuduğu…Sayfaları ardı ardına çevirdi heyecanla, sona doğru yaklaşıyordu.

“… İçimde dolduramadığım bir boşluk vardı, hep yarım, hep acı dolu. Senin yanındayken bu tanıdık his yabancılaşıyordu bana… Anla istedim beni çabaladım, kıymetli tuttum yaşadıklarımızı, ama artık…
-Dur dedi erkek:-Bunu bana yapma, söyleme…
– Tutamıyorum gücüm yok işte, her defasında yeniden umudu ile
Bir daha başa alıyorum siliyorum incindiğim şeyleri
ne acı ki, sonu, başı yine aynı oluyor, kararıyor hepsi…
Erkek:
-Aslında ben… Ben sadece… Devamı gelemiyor sözlerin… Bitiyor kelimeler, susuyor duygular… Evet, sadeceler ile yalnızlaşıyor gerçekler… Yalnızlaşıyor hayatlar…”

Aaa böyle bitmeseydi keşke, ben yazsam mutlu sonla bitiririm diye geçirirken içinden kalbini yokladı, not kağıdına yöneldi bakışları, içi acıdı, gözleri doldu yine, kitaptaki sevenlerin hayatlarında açılan yaraya merhem olma çabasınıacaba kendi hayatına yansıtabilmiş miydi?. Yaptığı sözde telafilerin bir anlamı yoktu, ama onun gönlü ile arasında açılan mesafelerin farkına bile varamamıştı.Eski sıcaklığıarıyordu sohbetlerinde, eski gülümseyişler bağdaşmıyordu yenileri ile…Onun ruhuna hitap eden dili kullanmamıştı. Tıpkı şifon gömleğe uygun iğne ipliği arayıp, gizli dikiş ile kapatma çabası gibi… Bin bir emekle ortaya çıkan dostluğu, gelişi güzel tamirlerle ayakta tutmaya çalışmıştı, bu yüzden sonunda dikişler patlamış ve acıtan, yakan hisler çıkmıştı ortaya… Çare aramıştı üstesinden gelemeyeceğini düşünerek, şifon gömleği eski haline getirecek terzi gibi dostluğunun belini doğrultacak işin erbabı insanlara başvurmuştu. Minnet duymuştu onlara, gözünde yüceltmişti… Ama yine eskisi gibi Anla-(ya)-mamıştı anlaşılmazlıklarını “asılolanı”… Ve yine yanı başındaki soluğunu hissettiği dostunu anlamak için onun gönlüne sarılmayı, ruhuna dokunmayı akıl edememişti, haklılığını tasdik edecek insanlar ile bir kez daha denemişti şansını, dağılmış duyguları toparlamak için. Olmadı mı peki o zaman demişti, erteleriz yarına, öbür güne, vakit sermayesini bilmezlikten gelerek. Ve elinde duran iğne ipliğe rağmen ve sevdiklerine, yaşanmışlıklara, yaradılışına rağmen, kendini gelişi güzel pişmanlıklara fermuarlayım, hayatın bir köşesinde asılı bırakmıştı.

Elindeki kâğıdı sımsıkı tuttu dostunun son dakikalarında ağzından çıkanlara karşın yazdıklarına emanet etmişti hayatını…Kalktı sedirden odasına koştu, ışığı yaktı, dolabın köşesine itelediği hurcu aldı dikiş kutusuyla birlikte… Ve oturma odasındaki ekose desenli kanepeye sökülmüş, düğmesi kopmuş, payı açılmış bir kucak kıyafetini çıkarırken bu kez daha farklı düşünüyordu. Hurcun fermuarını kapattı ama bu kez içi boştu… Gözleri hemen paçasını gelişi güzel yaptığı biricik siyah pantolonunu aradı…

Rukiye Koç

Yazar: Rukiye Koç