“Kutlu Misafir”

Yazar - 05.01.2016
gul

Geldim işte! Yakın mıyım sana, uzak mı?

Sen ve ben varız, melekler ve ben, şeytanlar ve nefsim!

Elim sende diyor bir duygum diğerine

Coşku, hiddet, pişmanlık, özlem, korku, şaşkınlık elim sende oynuyorlar içimde…

***

Geldim işte buradayım Senin evinde…

Ahh Yarab ahhh ne desem ne dilesem, ne söylesem bilemedim ki…

Hani kim diğerlerinden farklı, kimin gücü yetiyor gayri-meşruca affının, ibadetlerinin ön sıralara konmasına! Kimin?

Ağla gözlerim affımız için ağla!

Gönlüm, ruhum affımız için yalvar yakar Yaratana!…

***

Ellerini açtı, titriyordu. Sözcükler boğazında düğümlenmişti.

Ağlat vicdanım, günahlarımın affı için pişmanlığımı dillendir her bir hücremle. Hatırlat bana hatalarımı,  hatırlat ki yoldan çıkışlarım gözyaşlarımda boğulsun.

Kâbe’nin önünde tavaf namazı sonrası belki binlerce vicdanın oluşturduğu “gönül korosunun” Ona, Rahman ve Rahim olan Allah’a muratlarıydı bütün bunlar…

***

Çok değil bundan bir ay önceydi. Zamanların en beklenmedik diliminde, yirmi- otuz maddelik planlarına dâhil bile olmayan bir süreçte, Konya’dan İstanbul’a gelen Şerife Hocasının sorduğu soruyla başladı her şey. “Yok”, “hayır”, “olmazlar” gözyaşlarına dayadı sırtını. Unutuldu günlerce. Sonrasında düşen gözyaşları, hissettiği duygular rahat bırakmadı onu. Olamaz kanaati oluştu yine, imkânsızlık düşünceleri, neden olmasınlar ve kısacık anlara gizlenen uzun, up uzun bekleyişler…

Ve Bayezid  camiinde bir sabah namazı yağan yağmurun yüzü suyu hürmet gösterilerek söylenen içten yakarışlar;
-Çağır Rabbim layık olabileceksem şayet ne olur evine kabul buyur…
-Çağır koşa koşa geleyim…
-Çağır vuslatına ereyim….

***

Gözyaşlarını sildi. Buğulu gözlerini Kâbe’ye dikti, azameti ürpertti içini, inanamıyordu hala sanki televizyonda izliyordu Yaratanın mübarek evini… Layık mıydı haşa ve kella!!! Yine ağlamaya başladı, ardı arkası kesilmeyen gözyaşları siyah başörtüsünü iyiden iyiye ıslatmıştı. Dudaklarından dökülen virtler duygularını şahlandırıyordu;

-Sübhanallah, Sübhanallah, Sübhanallah…

Kalktı,  mermer taşların yakan sıcaklığını hissede hissede başladı tavafa…

İşte o mis gibi kokuyu hissetti yine!
-Beni de gör cennetin taşı bak bu benim elim, şahit ol selamıma Hacer-ul Esvetim…
-Rabbimin evini tavaf eden Salihayım ben.
-Etrafındakilerin duymayacağı şekilde gözyaşları ile sürekli mırıldanıyordu bunları.

Yine Hacer-ül Esvet’e selam vererek:

-“Bismillahi Allahu Ekber, Bismillahi Allahu Ekber” dedi. Tavafta her dilin, gönlün muradı bu idi.

Kalabalığın içinde birden çok sıkışan Saliha nefes alamadı. Ve kendini boğulacakmış gibi hissetti. Ne zor anlardı, güçsüz, savunmasız, istemsiz sürüklenmek, ölüm müydü hemen yanı başına ilişen? Nefes alamıyordu. Kalabalık bir anda çözüldü. Derin derin havayı çekti içine, o mis kokuyu duydu yine. Tavaf devam ediyordu. Dualar dilinden dökülürken az önce yaşadıkları içini acıttı. Sanki mahşer gününün provasıydı tüm bu olanlar. O gün günahlarım beni bu denli mi boğacak, ter gölünde çırpınacak mıyım çaresizce? Cahilliğim ve zalimliğim ile yaptığım hatalar benim sonummu olacak? Yoksa tıpkı o sıkışmanın ardındaki ferahlama gibi rahmetin ile beni affedip lütuflarına mı mazhar kılacaksın?…

Gözyaşları, muratlar, ümitsizliğin ardındaki umutlar, pişmanlıklarla, Allah’ın evinde Salihanın  muhasebesi, aczinin keşifleri, tavafının her adımına bir mana yüklüyordu…

***

Bir vapurda ortaya düşen cümlelerin alıp sürüklediği Salihanın belki yıllar sonra bile hayal edemeyeceği diyarlara gidişine az kalmıştı. Birkaç gün sonraydı büyük buluşma… Birkaç gün ve bu günlere sığan yıllar, yollar, günahlar, muratlar vardı, birkaç güne sığan birçok ‘an’ vardı. Ama Saliha kendisinin yanında annesini, babasını, kardeşlerini, arkadaşlarını da götürüyordu çantasına yerleştirdiği papatya kabartmalı defteri ile. İç içe katlanmış her sayfa bir insanın duygularını yüklenmişti. Bu defter sayesinde an olacak kutsal topraklarda Yüce Yaratanla Emine ablası halleşecekti göz yaşları ile, an olacak biricik annesi anlatacaktı muratlarını, yakarışlarını Salihanın sesinden, Salihanın gönlünden, ve an olacaktı muratlarını yazanların melekleri dua edecekti Saliha için, Onun Rabb-i Rahimin’e yaklaşması için. Bavulunu hazırlıyordu Saliha. Etrafına bakındı.

-Hıh şunuda alayım… dedi
Unutmamak için sandalyenin üstüne koyduğu minik meyveli şekerlerdi bunlar ve valizin en dibine yerleştirdi tebessüm ederek, zira bu şekerleri Mekke-Medineli küçük sakinlerin yanağına konduracağı öpücükler karşılığında dağıtmayı planlıyordu. Birkaç gün vardı Salihanın gitmesine, birkaç güne kucak açan birçok an vardı…

***

Birden ayağında büyük bir acı hissetti. Tavaf yapanların sayısı artmış, hasta ve yaşlılar tekerlekli sandalyeler ile bu farizayı yerine getirmeye çalışıyorlardı. Sandalyeyi sürenler, belli bi miktar para karşılığında güçsüz bu insanlara, tavaflarını bir an önce bitirmede yardımcı oluyorlardı. İşte bu arada Salihanın ayağına çarpmışlardı. Bi an topuğundan bir parçanın koptuğunu düşündü, eğilip patiğini çıkardı, baktığında derisinin iri bir fındık büyüklüğünde kalktığını gördü, yara kanıyordu. Tavafını yarıda kesip mescide gitti topallayarak. Kırmızı halıya oturup çantasındaki mendille yarayı temizlemeye çalıştı. Ağlıyordu…

-Aman Allah’ım bu ne büyük bir acı. Belki de bunun kaç katı acıları işlediği günahlar yüzünden yaşayacaktı öte âlemde. Rabbim ne olur affet, bilerek ya da bilmeyerek, gizli yada açık işlediğimiz her günahımızı affet? Ötelerde bizi günahlarımız değil, sevaplarımız sarıp sarmalasın ne olur… Affet bizi, umduklarımızdan emin korktuklarımızdan uzak eyle ne olur!

***

Kutsal topraklardaki günler günlere karışıyordu. O gün valizinden çıkardığı şekerleri sokakta gördüğü her çocuğa verdi büyük bir heyecanla. Onların gözlerinde oluşan ışıltıya baktı, o masum mutluluğu okudu huzurla. Ve elindeki dua defteri ile koştu Rabbinin evine…

Emanet dua defterini Kâbe’nin tam karşısında açıp okumaya, Emine ablası olup yakarmaya, annesi olup ağlamaya, dostları olup muratlarını dillendirmeye başladı. Emanet her bir duayı okurken, yine emanet gözyaşları da Kâbe’nin avlusunda ki sıcak mermerlere tane tane dökülüyordu. Yanı başına gelip oturan hiç tanımadığı yaşlı Hintli teyze, Saliha okudukça amin diyor, Saliha ağladıkça ellerini havaya açıp oda ağlıyordu. Esrarengiz bir şekilde bir anda yanında beliren Hintli yaşlı teyze Salihanın Emine ablası, annesi -babası ve sevdikleri için dualara tutunuyordu günahsız gönlüyle… Zeynep bu özel an’ların heyecanı ile mırıldanarak;

-Şahitlik et Kâbe, bu an’lara şahitlik etki, bizim ötelerde kurtulmamıza vesile ol…

Ötesi yoktu,

Sadece Rab ve kul vardı,

Gözyaşları ve tövbeler, af dilenişler ve mağfiretler vardı…
yoktu ki zaten ötesi, ezelden ebede de hiç olmamıştı ki…  

 

Rukiye Koç

Yazar: Rukiye Koç