Gaye-i Hayal

Yazar - 29.03.2016
1807582-gurbet

Hava çok sıcaktı. Toplantı salonuna adımını atar atmaz hissettiği serinlik Fatma’yı rahatlatmaya yetmişti. En ön sırada boş olan koltuklardan birine oturdu. Girişteki ikramlardan aldığı bir dilim kakaolu kek ve tuzlu bir kaç kurabiyeyi soğuk meyve suyu eşliğinde çarçabuk yedi, zira programın başlamasına dakikalar kalmıştı. Arkasına dönüp baktığında 300 kişilik salonun tamamının dolduğunu görünce çok şaşırdı, nede çok insan vardı. O sırada konuşmacı sahnedeki yerini almıştı. Kalabalığın uğultusu onun sözlerine başlamasıyla birden bıçak gibi kesildi. Naif tarzı, ağzından çıkan cümleleri ve ses tonu orada bulunan hemen herkesi anlattıklarının içine çoktan çekmişti bile. Fatma’da pür dikkat dinliyordu anlatılanları…

-Hicret benim hep hayalimdeydi, çok şükür Rabbim hayallerimin kat be kat fazlasını nasip etti… dedi.

İçini yokladı, hiç hicreti hayal etmiş miydi? Kendi içinde hicret hep vardı, nefsinin siyah yüzünden ak yüzüne göçler ölesiye kadar da olacaktı. Ama beslendiği kaynaklardan, dinlediği hayat hikâyelerine kadar her daim karşılaştığı böylesi bir hicreti hiç düşünmüş müydü? Hiç tanımadığı kardeşi için her şeyden vazgeçip kilometrelerce uzakta olmayı gönlüne duyurabilmiş miydi?

-Hicret, yaşayan için her şeyiyle sıfırlanmadır dedi sesi huzur veren konuşmacı…
Evet yeniden doğmaydı ya hicret, bu rükünun o yüzü nasıl bir şeydi? Konuşmacının paylaştığı hatıraları, Fatmayı çok etkilemişti. Bir saat dinlediği o hayat hikâyesinin her cümlesi onu değişik duygulara sürüklemiş, bakış açısında farklı bir pencere aralamıştı.

O günün üstünden bir hafta geçmişti. Günlerdir eline alamadığı kitabı yolda okurum niyeti ile kahverengi rugan çantasına koydu. Çiçek desenli lila eşarbını ütüleyip kırışmasın diye deri berjerin üzerine serdi. Siyah jilesini giyip uzun kumral saçlarını topladı. Oldukça hızlı hareket ediyordu.
O esnada balkondan içeriye gelen annesine:
-Okuldan sonra Kevser çağırdı beni anne, muhtemelen onda kalırım. Yemeğe beklemeyin beni dedi.
-Eşi yok mu evde?… Yeni evlenen çocukluk arkadaşının evine akşam yemeğine davetli olan Fatma;
– Yok, yok, Ali bu gece gelmeyecekmiş…
– Tamam, o vakit bizim kıza benden de selam söyle…
Eşarbını taktı, derste anlatacağı konuların dokümanlarını da çantasına yerleştirip çıktı.
Oldukça yoğun geçen günün ardından otobüsle misafir olacağı eve nihayet gelebilmişti. Yol boyunca okuduğu kitabın bazı yerlerine işaretler koymuş, gecenin ilerleyen saatlerinde arkadaşımla paylaşırım diye düşünmüştü. Uzun uzun sarılıp hasret gideren kızlar, yemeklerini ortak hatıralarını yâd ederek, görüşemedikleri zamanlarda yaşadıkları önemli mevzuları konuşarak yemişlerdi. Tabi bu, sofrayı kaldırıp bulaşıkları yıkarken de devam etmişti.Akşam namazını kıldıktan sonra çayları ile birlikte beyaz rengin hâkim olduğu salona geçtiler…
Oldukça geniş ikili koltuğa yan yana oturdular. Fatma’nın yumuşacık ellerini tuttu Kevser ve gayet ciddi bir tavırla:
-Sana bir şey soracağım canım, ama Allah rızası için iyice düşünmeni ve öyle cevap vermeni rica ediyorum senden…

Başını salladı Fatma, arkadaşının bu cümleden sonra ne diyeceğini merak ederek.

-Ali’nin bir arkadaşı geldi yurt dışından, onlarda aynı bizim gibi çocukluktan bu yana hiç kopmamış hala görüşüyorlar. Avusturalya’daki Türk okullarında öğretmenlik yapıyormuş. Ve 2 ay içinde geri dönmesi gerekiyormuş. Bu süre zarfında da evlenmek istiyor. Bizimkinin aklına da hemen sen gelmişsin, ısrar etti sormam için…

Beyaz yuvarlak yüzü kıpkırmızı olmuştu Fatma’nın. Şaşırmıştı, akşam kitaptan okurum diye düşündüğü bölümler “gayeli izdivaç” ile ilgiliydi, arkadaşı Kevser’in yaptığı izdivacın kazanımlarına işaret eden sözleri, onu mutlu etmek için paylaşmayı düşünmüştü. Bir hafta öncesinde dinlediği konuşma geldi sonra aklına, kendini etkileyen o cümleleri anımsadı. Kevser arkadaşının yaşadığı şaşkınlığı gayet iyi anlamıştı ve;

-Canım bu konuda ben hiçbir şekilde seni yönlendirmeyeceğim ama şunu da söylemem gerekli, Ali’nin anlattığı kadarı ile ortak noktalarınız çok ve o hayatını insanlığa adamış biri… dedi.
Uzun bir süre sessizlik hâkimdi oldu odada. Fatma’nın sessizliğinden korkmaya başlamıştı Kevser, tam bir şey söylemek için yeltendi ki;

-Tamam demişti genç kız, olur görüşürüm… Esmer çıtı pıtı arkadaşı şaşırmış bir o kadar da heyecanlanmıştı. Emin olmak istercesine Fatma’nın simsiyah çekik gözlerinin içine baktı, tanıdığı bildiği o ifade vardı. Evet, gerçektende olur demişti…
***
O gecenin ardından her şey o kadar hızlı gelişmişti ki, Fatma ailesinin de onayını alarak Ömer’le bir ay sonrasında evlendi. Gitmelerine iki gün kala Kevser’le yeniden bir araya geldiler ama bu kez Ali ve Ömer’de vardı. Onlar salonda sohbet ederken iki dostta mutfakta meyve tabağı hazırlıyorlardı. Kevser;
-Ee artık bana uzun uzun anlatırsın döndüğünde her şeyi, keşke bize de nasip olsa, kaç yıldır bizde gitmek istiyoruz ama henüz vakti gelmedi galiba…
-Nasip işte, benimde aklımın ucundan geçmeyen bir şeydi, ama bak şimdi dünyanın öbür ucuna gidiyorum. Hala inanamıyorum kendime, şu son bir ayda yaşadıklarımı başkasından duysam yok canım daha neler derdim, ama senin o gece söylediğin o söz vardı ya…

Kevser küçük yuvarlak ela gözlerini kıstı ve anımsamaya çalıştı;

-Ne söylemiştim?

-Hayatını insanlığa adamış biri demiştin ya, aslında o benim önyargılarımı, korkularımı, kuşkularımı giderdi. Aslında o koltukta o kararı alasıya kadar yaşadıklarımla, okuduklarımla, dinleyip paylaştıklarımla bu zamana hazırlanıyormuşum meğerse ben. İnsan hep sonra fark ediyor, yaşadıklarından öğrendiklerini, kazandıklarını sonradan okuyup manalandırıyor hayatında… Şuan ki iç huzurumun tarifi imkânsız. Bilemiyorum kendimi ifade edebiliyor muyum canım sana?

Kevser arkadaşının hissettiği samimi duygularını öyle duymuştu ki gönlünde, ağlıyordu, göz yaşları bir bir akıyordu sevgiyle… Onun muhasebesi, hikmetlere sımsıkı sarılışı, teslimiyeti, tevvekkülü, barındırdığı tüm duyguları hicret yollarına çoktan düşmüştü bile, ve bu duygu helezonu karşısında gözyaşlarını tutamamıştı sadık dost…
Masadaki peçete ile gözlerini silip, gurbet ellere gidecek arkadaşına sarıldı ve gayet içten;

-Rabbim hicretinizin niyetini halis ve baki eylesin, sevdirsin, yerdirmesin inşallah… dedi.

***

Ana-babadan hayır duaları alınmış, dost-akraba ile helalleşilmiş ve karı koca ellerinde dört valizle Avusturalya’ya gitmişlerdi. Birkaç ay sonra bebek beklediğini anlayan Fatma hamileliğinin son üç haftasına kadar eşiyle birlikte çalıştığı okulda eğitim vermeye devam etti. İzne ayrıldıktan sonrada çok sevdiği öğrencileri ile bağını koparmamış, her gün okul çıkışı yaptığı pasta-börekle evinde onları ağırlamış, paylaşımlarını sürdürmüştü… Üç haftanın sonunda eşinin ve kendisinin yanında öğrencilerinin de sabırsızlıkla beklediği Gülsümcük dünyaya gelmişti. Günler, aylar derken, 3 yıl, tamı tamına 3 yıl geçmişti hicret diyarlarında. Bu zaman zarfında Türkiye’ye gitmek nasip olmamıştı onlara. Okul, öğrencileri, eşi, kızı, orada kazandığı dostluklardı avuntusu. Hicretin imtihanları yanında lütuflarında yaşandığı o üç yılı arkalarında bırakmışlardı işte…

***

Yatak odasının kapısını yavaşça kapattı, hemen yanındaki oturma odasına geçti, Ömer yer minderinde oturmuş bi hayli yıpranmış kitabının son sayfasını okuyordu. Yanına ilişti Fatma, fısıltıyla;
-Zor uyuttum Gülsüm’ü, çok ağladı yanına gelmek için…
-Keşke getirseydin, ben kitaba dalmışım, duymadım ağladığını… Eşinin mindere bıraktığı eski kitabı eline alıp sayfalarına göz attı genç kadın;
– Bu kitabı kaçıncı bitirişin …
-Bilmem, belki dört, belki beş…
Bir şeyler daha soracaktı ki kızını uyutmadan önce yemek hazırlamak için mutfağa gittiğini anımsadı.
-A canım sen açsın değil mi? Ömer’in cevabını beklemeden yerinden doğruldu:
-Dur ben sana hemen yemekleri ısıtayım… dedi. Oldukça yorgun görünen genç adam;
-Yok, acıkmadım ben, gel otur biraz konuşalım… diyerek eşinin elinden çekti ve sözlerine devam etti;
-Sonra bende yatacağım, bugün pek iyi hissetmiyorum kendimi…
-Neden ne oldu ki?
Durumunu çok önemsemediği her halinden belli olan Ömer;
– Hemen telaşlanma, biraz midem ağrıyor o kadar, üşütmüşüm galiba, bugün istifra ettim okulda…
-Çok yoruluyorsun, kendine hiç bakmıyorsun, bak iki senedir bu ağrıları çekiyorsun ama bir şey yok diyorsun, canım doğru değil bu yaptığın, fark etmiyor musun ne kadar çok kilo verdin…
-Az yemeye dikkat ediyorum, o yüzden kilo veriyorum, bunda büyütecek bir şey yok, klasik mide ağrım bu işte, söylediğime pişman etmek hemen…
Sürekli yoğun olan eşi aylardır ilk defa o gün eve erken gelmişti. Eşinin hassasiyetini bilen Fatma tartışma çıkmasın diye sustu. Uzun süredir var olan bu ağrıları hiç ciddiye almayan eşini doktora gitmesi için ikna edemeyen genç kadın o günde aynı şeyleri söyledi ve Ömer’den yine aynı cevapları duymuştu…

Birkaç hafta sonra yine evde olduğu bir saatte zil çaldı. Okuldaki bayan öğretmenlerden biri gelmişti eşiyle. Habersiz gelmelerinin altında yatan sebebin pekte hayırlı olmadığını hissetti hemen Fatma…Ve yanılmamıştı da. Onlar ne kadar hafifleterek anlatmaya çalışsalar da aniden rahatsızlanan ve şuan hastanede yatan eşinin iyi olmadığını biliyordu hüzünlü kadın. Arkadaşları Fatma’yı hastaneye bırakmış, 2 yaşındaki Gülsüm’ü de kendi evlerine götürmüşlerdi. Ara ara basit nedenlerle gittiği hastanenin o kısa yolu bu defa ona o kadar uzun gelmişti ki… Yolculuk sırasında zihninde çizdiği resim içini öyle acıtmıştı ki tarifi çok güçtü…
-Allah’ım ne olur korktuğumdan uzak ve emin eyle ne olur … dedi eşinin yattığı odanın kapısını açarken, onu görünce azda olsa içi ferahladı. Kolunda serum takılı olmasına rağmen Ömer tebessümle;
-Hoş geldin canım dedi… Çok bitkindi… Şaşırmıştı Fatma, kekeleyerek;
-Ho hoşş bulduk… dedi…
Eşinin yanı başındaki sandalyeye oturdu hemen. Saçlarına dokundu, kağıt mendille terlemiş geniş alnını silerken dağılmış siyah saçlarını da şefkatle düzeltti.
– Çok korktum çok… diyebildi titreyen sesi ile, elini tuttu hayat arkadaşının… Ömer;
-Üzülme iyiyim bak hamdolsun…
Oysa konuşmakta dahi zorlanıyordu. Sessiz dakikaların ardından Ömer;
– Bir şey söyleyeceğim dedi. Ses tonundan ve yüz ifadesinden o cümlenin ardından gelecek onlarca sözün neler olabileceğini anlamıştı Fatma, ağlamaya başladı… Korktuğu şeyleri eşinin sesinden duyma fikri bin parçaya bölüyordu onu. Eliyle ağzını kapadı Ömer’in sözlerin önünde ömrünce set olmak istedi … Gözleri dolan hasta adam titreyen eliyle fatmanın parmaklarını kavradı, öptü eşinin yumuşacık elini ve ;

– Görünüşe bakılırsa durumum pekte iç açıcı değil canım… Yutkunmakta zorluk çekiyordu.
– Allah’tan umut kesilmez ama son evredeymiş hastalığım… dedi ve oda ağlamaya başladı. Eşinin sımsıkı tuttuğu elini çekip göğsüne yasladı. Öyle zor dakikalara şahitlik ediyordu ki o dört duvar.
Uzun uzun dökülen gözyaşların ardından hayat arkadaşına;
-Hakkım yok biliyorum ama senden bir şey istiyorum… dedi. Simsiyah çekik gözleri ağlamaktan kızaran Fatma şaşırmıştı. Hayatını insanlığa adamış Ömer’i, yol arkadaşı ilk defa kendisi için bir şey istiyordu ondan…
– Biliyorum dinende caiz ve hakkın var buna ama ne olur Fatma beni ahirette sensiz bırakma, benden sonra başka birinin nikâhına girip beni orada bizsiz bırakma ne olur dedi… Hıçkırarak ağlamaya başladı.

Hayat arkadaşı, hizmet kardeşi, aynı yolun yolcusuydu onlar, aynı gayelere sevdalıydılar. Kaybetmenin eşiğinde olduğu eşinin gözlerine gönlünün taa içine baktı acılı kadın. O soğuk odada ömrünün sonuna kadar unutamayacağı o anlar zihnine kazınırken bir bir, sımsıkı sarıldı eşine, onlarca yüzlerce kelimeye emsal o sözler çıktı ağzından:

-O’nun rızasından sonra iki cihanda da muradım sensin sevdiğim….

İki sevenin tesellisi vakti bilinmeyen bir buluşmaya adamıştı kendini…

 

Rukiye Koç

Yazar: Rukiye Koç