Gurbet İçinde Sıla

Yazar - 13.11.2015
üzüntü

Hava alanındaydı, eşi valizleri teslim ederken o da kafeteryada çayını yudumluyordu. Uçağın kalkmasına henüz bir saat vardı. Derin düşünceler sarmıştı dört bir yanını. Hayli kalabalık hava limanında sanki her şey kaybolup gitmiş sadece düşünceleri, hatıraları ile baş başa kalmıştı. En küçüğünden en büyüğüne zihnindekilerin tümü sözleşmiş gibiydi, zira birden biri doğuyor, hızla büyüyor ve ardından bir anda yaşlanıp gözden kayboluyordu.

Sınav sonuç kâğıdını aldığı günkü heyecanı…

Öğretmenliğinin ilk gününde yaşadığı panik, o gün giydiği eteği, çiçek kokulu parfümü…

Evlilik kararı aldığı o gece akıttığı gözyaşları, yurt dışında öğretmenlik yapma fikri ve ailesi ile vedalaşıp arabaya bindiği o dakikalar… Sonrası 30 yıla sığan yüzlerce yaşanmışlık…

– Hülya, Hülya… Eşinin eline dokunması ile kendine geldi.
– Hülya, iyi misin canım?

– İyiyim, dedi düşünceli kadın ve bakışlarını önünde duran uçak biletine sabitledi. Kısa bir sessizliğin ardından hayli heyecanlı olan eşine bir şey sormak için başını kaldırdı. Ahmet’in küçük simsiyah gözlerindeki ışıltıyı, mutluluğu görünce vazgeçti. Yurt dışına gitme fikri ortaya çıktığından bu yana genç kadının dinmeyen huzursuzluğunun hep tesellisi olan Ahmet, şefkat dolu bir eda ile:

– Merak etme, her şey çok güzel olacak, dedi.

Havalimanında, o dakikalarda Hülya sanki hayatının 30 yılını sıfırlıyor, yeni, yepyeni bir hayatın eşiğinden içeriye adım atmak için hazırlık yapıyordu. Kafeteryanın hemen karşısındaki kapı açıldı. Kolundaki taşlı gümüş saate baktı Hülya, evet gitmek vakti gelip çatmıştı. Günlerdir tutmaya çalıştığı gözyaşları sicim gibi akıyordu artık. Arkasını döndüğünde eşinin ağladığını gören Ahmet hiçbir şey söylemedi, sevdiği kadının elinden sımsıkı tuttu sadece. Onun da duyguları binbir yüzlüydü; umut, heyecan, korku, merhamet ruhunda renk değiştirip duruyordu. Ama hicret… O, sırf bu yüzden gitmenin zorluğuna rağmen tebessüm ediyordu. Çocuk gibi ağlayan eşinin kulağına eğildi, fısıltıyla bir kez daha: “İnan ki her şey çok güzel olacak.”

* * * *
Mombasa’da günler günlere karışmış, o zor yolculuğun ardından neredeyse tam 6 ay geçmişti. Ahmet, açılışı iki üç ay sonra yapılacak olan Türk okulunun eksiklerini tamamlamak için sabah namazından sonra evden çıkıyor, gece yarısı bitap bir hâlde eve dönüyordu. Çoğu zamanda yorgunluktan yemek dahi yiyemeden kanepede uyuyakalıyordu. Eşinin yoğunluğundan dolayı her şeyiyle yabancı olduğu bu ülkede aylardır kimse ile doğru düzgün konuşup dertleşemeyen Hülya, kendisi gibi aynı düşüncelerle Türkiye’den gelmiş Türk öğretmenler arasındaki tek bayandı. Eşiyle birlikte gelen dört arkadaşı da bekâr olduğu için bir şeyler paylaşabileceği hiç kimsesi yoktu. Haftada bir telefonda 5 dakika ailesi ile görüşebiliyordu, onun da yarısında karşılıklı ağlıyorlardı. Günler geçtikçe Hülya yalnızlığın en derin kuytularını tanır olmuş, içindeki özlem bir çığ gibi büyümüştü.

Prosedürlerde çıkan problemler nedeni ile okulun açılmasına çok vardı. Tahmin ettiğinden daha uzun bir süredir evde hep yalnız kalan genç kadın, okumak için getirdiği kitapları ikinci kez bitirmiş, bir koli dolusu kasetin sonuncusunu da geçen gece dinlemişti. Sabırla öğretmenlik yapacağı, tekrar öğrencilerle dolu bir sınıfa gireceği günü hayal ediyordu. Bu onun en büyük tesellisiydi. Her gün İngilizce çalışıyor, kelime dağarcığını geliştirmek için yeni yeni sözcükler öğreniyordu. Senegal’de öğretmenlik, farklı bir kültür, farklı insanlar ve onlarla o büyük buluşmanın gerçekleşeceği günler… Hülya için onların hepsinin tasavvuru zor ama o yalnızlığın içinde heyecan verici, teselli ediciydi.

Bu düşüncelerin sonu ise gelip her zaman ettiği bir duaya dayanıyordu: “Rabbim utandırmasın, unutturmasın gayelerimizi.”

* * * *
Artık günler, saatler onun için daha uzun, beklemekse daha bir zordu. Eşinin evde olmadığı gecelerden biriydi. Saat ilerlemiş, uzandığı yıpranmış kahverengi ikinci el kanepede uyuya kalmıştı. Telefonun sesi ile sıçradı yerinden. Pazardan buldukları tahta sehpanın üzerindeki yeşil telefonunun ahizesini kaldırdı, kalbi hızlı hızlı çarpıyordu:

– Efendim…
– Benim canım, uyuyor muydun? Telefonun ucundaki Ahmet’ti.
– Evet, seni beklerken kanepede içim geçmiş biraz, telefon da çalınca Türkiye’den sanıp heyecanlandım, geliyor musun?
– Yok, arkadaşlarla birlikte okulla ilgili işleri halletmek için iki günlüğüne birkaç yere gideceğiz. Benim de bir saat önce haberim oldu, eve uğrar öyle giderim diyordum ama pek mümkün görünmüyor. Birazdan çıkacağız onu haber vereyim” dedim.

Hülyanın içi titredi. Ama eşinin bunu anlamasından kaygılandı, bir çırpıda:

– Tamam canım, Allah yolunuzu açık etsin, sen beni merak etme, dedi. Gözleri doldu. Yine yalnız bir gece, yalnız iki gün soluyacaktı bu dört duvar arasında.

Mutfağa gitti, ışığı yaktı, bu akşam erken geleceğini tahmin ettiği eşi için önceden hazırladığı yer sofrasını kaldırmaya başladı. Ağlamamak için sıkıyordu kendini. Söz verdiği birçok şey için isyan etmek geldi içinden. Yalnızlığına, ailesine olan özlemine, canından çok sevdiği mesleğini yapamamasına isyan… Her şeyden vazgeçmek düştü içine. Tutmaya çalıştığı yaşlar akıyordu artık iri mavi gözlerinden. Çiçek desenli pembe eteğine düşüyordu bir bir. Sofradan eğilip aldığı çatal-kaşık öyle ağır geldi ki ona, sanki tonlarca yük yüklenmişti kollarına. Eli ayağı bütün vücudu boşaldı birden Hülya’nın, çatal-kaşık düştü elinden, su dolu cam bardak devrildi sofraya, ekmek ıslandı. Dizlerinin üstüne çöktü hüzünlü kadın. Hâlâ ağlıyordu. Hıçkırıklarına karışan sözleri aylardır içine attığı duygularıydı. “Çok yalnızım Allah’ım çok, ölsem hemen şurada kimsenin haberi olmaz. Anacığım, babacığım, ahhh çok…”

Tarifi mümkün olmayan bir acı kapladı içini. Her şeyi ama her şeyi şu an bırakıp gitsem, dedi içinden; eşini, hayallerini, gayelerini, bir kalemde silip atmak istedi… Öyle büyük bir fırtınaya kapılmıştı ki duyguları… Hiç durmadan ağlamak istiyordu. Gözyaşları yalnızlığının dermanıydı sanki. Sırtını mavi boyalı duvara yasladı, bacaklarını karnına doğru çekti, dizlerine dayadı yüzünü. “Çok yalnızım Allah’ım çok, yapayalnızım, kimsem yok gurbet ellerde.” diye inledi.

Birden koluna düşen iki damlayı hissetti, buz gibiydi. İrkildi, başını kaldırıp tavana baktı, sonra etrafına. Bir damla da yanağına düştü. Allah’ım bu ne güzel bir kokuydu, mis gibi, ferah. Doğruldu yerinden tavana bir daha baktı, kupkuruydu her tarafı.

Yanağına dokundu, dokundukça artan gül kokusu mutfağı sarmıştı.
Gönlündeki tufan bıçak gibi kesilmişti.
Utanmış, siteminden dolayı hemen pişman olmuştu.
Rabbinden binlerce kez af diledi.
Yaşadığı bu lütfu, şimdi akan o gözyaşlarının huzurunu hiçbir şeye ama hiçbir şeye değişmezdi.
Peki o kimsesiz miydi şimdi?
Sahi hiç kimsesiz kalmış mıydı?

Rukiye Koç

Yazar: Rukiye Koç