Kim Sütçü Amca Olmak İster Ki?

Yazar - 13.10.2014
sutcu

Gazeteciliği, meslekten öte bir yaşam biçimi olarak algılayan, haber değeri taşısın taşımasın karşılaştığı en küçük olaya dahi eleştirel gözle bakmayı başarabilen kıymetli bir dostum var. Eleştirilerinden zaman zaman mahallesinin bağlı bulunduğu muhtarlık, Belediye Beyaz Masa Birimi ve daha birçok resmi kurum da nasibini alabiliyor. Hele ki bu duyarlı ve eleştirel yaklaşım anne hassasiyetiyle birleşti mi, ortaya ne sosyolojik tespitler, ne psikolojik analizler çıkıyor, sormayın gitsin. Her buluşmamızda birbirinden ilginç anılar anlatıp ‘Haydi bakalım yaşaması benden, yazması senden. Konuştur kalemini!’ diyor. Ben de heyecanla anlattıklarını dinlemeye başlıyorum. Aklım duyduklarını bir hikâye olarak kurgulamaya çalışırken, kalbim kıssadan bir hisse çıkarma peşine düşüyor.

İşte şimdi anlatacağım da öyle bir hikâye. Kısa ve sade.

Arkadaşım doğum yaptıktan sonra doğal yaşam konusuna bir hayli özen göstermeye başlamıştı. Bebeğini kendi yaptığı mamalarla besliyor, yoğurdunu da evde kendisi mayalıyordu. Ancak hazır süt kullanınca yoğurdu evde yapmasının bir anlamı kalmadı. Bu sorunu çözmek niyetiyle oturduğu mahallede temiz bir mandıra bulma uğraşına girişti.

Anlattığına göre günlerce sokak sokak gezmiş, aramış taramış ama bulamamış. Bari konu komşuya danışayım demiş. Sorduğu her kafadan ayrı bir ses çıkmış. Bazısı belli günlerde mahallelerine gelen yaşlı bir amcadan süt aldıklarını söylemiş. Hem temiz hem güvenilir bir adamcağızmış. Arkadaş kararsız kalıp, TV’deki sağlık programlarını izlemeye başlamış. En iyisi programlardaki doktorların fikrini öğrenmek demiş kendi kendine. Sonuçta alanında uzman isimler, belli bir sorumlulukla oraya çıkıyorlar, elbet doğru yönlendirirler. Ancak oradan da net bir cevap alamamış. Neyse, çaresiz, her gün aynı saatlerde balkona çıkıp sütçüyü beklemeye başlamış. Bir gün yaşlı adam “Sütçüüü!” diye bağırarak sokağın başından çıkagelmiş.

Arkadaş da tencereyi kaptığı gibi yanına gitmiş. Ancak kendisinden önce gelen bir kaç kişi daha varmış. İçlerinden biri iyi giyimli, bakımlı bir beymiş. Elindeki kabı yaşlı adama uzatırken kendini tanıtmış.

– Ben diş doktoruyum. Bu mahalleye de yeni yerleştim. Sizden düzenli olarak süt almak istiyorum.

Arkadaşım bu cümleyi duyunca derin bir nefes almış. Oh, demek ki doğru yoldayım, demiş içinden. Dişçi, yaşlı amcayla konuşmaya devam etmiş.

-Her hafta gelişinizi zamanında yakalayamayabilirim. Size ulaşabileceğim bir telefon numarası var mı, en azından gelirken haberleşelim.

Yaşlı adam elindeki bakracı yere koymuş. Derin bir nefes almış ve telefonunun numarasını tane tane söylemiş. Dişçi, numaraları tuşladıktan sonra tekrar sormuş.

-İsminizi alabilir miyim, kaydedeceğim de.
Yaşlı adam ‘Sütçü Amca’ demiş.
Dişçi, adamın soruyu anlamadığını sanarak yinelemiş.

-Onu değil, kim olduğunu soruyorum amca, kimsin sen? demiş. Yaşlı Amca ise o eskilerin kendine has bilgeliğiyle yinelemiş.

-Sütçüyüm ben evladım, Sütçü amcayım. Başka da hiç bir şey değilim. Neden tuhafına gitti ki?

Amcadaki sadeliği anlayamayacak kadar kendiyle dolu olan doktor, numarayı telefonuna kaydedip gitmiş. Arkadaşım uzaklaşan dişçinin ardından öylece bakakalmış. Neden sonra yaşlı amcanın sesiyle irkildiğinde kendisini bir şeyler sayıklarken bulmuş.
‘ Sen kalk yıllarca oku oku, insan boyunca kitap bitir, falan doktor bey ol. Ama sütçü amca kadar kendinin, kimliğinin, benliğinin farkında olama ! ‘

İşte hikâye böyle. Kısa ve sade. Ama bir o kadar da bizden. Kalbimizden, içimizden. Bakkal Hasan Efendi’den. Gündelikçi Ayşe Teyze’den. Falan Hanımefendiden. Filan Beyefendiden. O dişçi gibi özümüzün üzerini sarıp sarmalayan etiketlerimizden.Oysa ki hiç farkımız yok birbirimizden.

Herbirimizin kalbinin, aklının, ruhunun, benliğinin üzeri binbir çeşit etiketle dolu. Kimimizde meslek, kimimizde eğitim, kimimizde de aile/soy etiketi… Bu etiketleri öyle bir kabullenmişiz ki kimliğimizi onlarla tanımlıyoruz. Sahip olduğumuz mal, mülk, nesne ya da sosyal statü üzerinden oluşturduğumuz yapay gerçeklikle kendimizi ‘tamamlanmış’ hissediyoruz. Bu kusursuz bütünlüğe halel getirmemek için de Sütçü Amca ya da Gündelikçi Ayşe Teyze gibi sıradan bir kimlikle anılmaktan itinayla kaçınıyoruz. Hep bir farklılık vurgusu var nefsimizin derinliklerinden taşıp gelen. Televizyon ekranlarından gece gündüz bize empoze edilen.

Peki, hiç kendimize soruyor muyuz : Farklı olmak zor da, sıradan olmak kolay mı? Hiç bozulmadan, insanlardan bir insan olduğunu kabullenebilmek basit bir şey mi? ‘Mükemmel’ ve ‘farklı’ sıfatlarının omzuna yüklediği yükten kurtularak ‘kendi’ olmanın güzelliğini yaşayabilmek nasıl bir duygudur acaba? Sadeliğine, berraklığına ve ışıl ışıl parlayışına bakınca sığ sanılan, derinliği ancak yaklaşınca farkedilebilen bir deniz olabilmek, kaç insanın harcıdır şu yalan dünyada? Hayata gözünü açan tüm bebeklerin ilk anda birbirine benzemesi gibi ‘sıradan’ ama özel olabilmek kolay mıdır, mesela?

‘Gözlerimizi kapatıp, işte bu benim ruhum!’ desek, nasıl bir resim beliriyor zihnimizde? Okudukça, akademik unvanlar aldıkça, mesleki başarılara imza attıkça daha da büyüyor mu resmimizin ebadı? Yoksa sosyal statü kazandıkça, hanımefendilikte ve beyefendilikte master yaptıkça küçülerek, derinleşerek perspektif mi kazanıyor?

‘İçine doğru derinleş, dibi görünmeyen bir kuyu ol’ derdi ya büyükler. Küçüğü büyük kılan, çocuğu adam kılan / insan kılan / peygamber kılan sadece Hz Yusuf’un kuyusu mu? Ya bizim kuyularımız? Ruhumuzu, etiketlerinden arındırıp, yaratılışın ilk günündeki gibi tertemiz kılabilir mi? Kuyularımız, ‘Kim Sütçü Amca Olmak İster ki?’ sorusuna cevap verebilir mi?

Cennetlik Anne

Yazar: Cennetlik Anne

Ben sanıyordum ki bir gül yetiştireceğim, meğer cennet bahçelerine ekilen benmişim, yavrumu yetiştirirken dal budak verecekmişim.