Tek Dayanağım Sensin Rabbim! Tek Sahibim Sen…

Yazar - 03.12.2015
KALP

Koca dünyanın, koca şehrinde, koskoca evin, büsbüyük odasında, tek başınaydı İhsan Bey.

Yalnızlığın soğuk nefesi evini buzhaneye çevirmişti. Duvarlar, eşyalar, kapı, pencere her şey birbirine dargındı, birbirinden kopuk, pek bir ruhsuz…
Mırıldanıp duruyordu, evin sessizliğini bozan bu mırıltılarla birlikte elindeki gül ağacından yapılmış tespihini de çekmeye devam ediyordu;

“Rabbi yessir velâ tuassir Rabbi temmim bi’l-hayr”

Günler önce çıkarıp koltuğa fırlattığı paltosu, attığı şekli ile duruyordu öylece. Perdeleri günlerdir açmamıştı. Dışarıda hava güneşli mi, bulutlu mu, yağmur yağıyor mu? Hepsinden bihaberdi. Zaten bir anlamı da yoktu hüzünlü adam için, zira kendi dünyasında yaşadığı mevsim hep kıştı, soğuk, çok soğuktu…

Çekiyordu tane tane tesbihi; “Rabbi yessir velâ tuassir Rabbi temmim bi’l-hayr”

Adeta gömülüyormuşcasına oturduğu kahverengi deri berjerden kalkmaya çalıştı. İlk hamlede başaramadı bunu, doğrulamadı yerinden. Gücü yoktu, çekik siyah gözlerini rutubetten kabarmış duvarda asılı olan gümüş çerçeveli fotoğrafa dikti. Baktı, baktı…

Kalın dudaklarını birbirine sımsıkı kenetlemişti. Ama gül ağacından yapılmış tespihini çekmeye devam ediyordu. Geçit vermek istemiyordu gönlünden geçen onca kelimeye. Duyupta, acısına acı katmak istemiyordu. Ağzında yol bulamayan sözcükler, dün, ondan önceki gün, hafta, aylarda olduğu gibi kaçışı yine siyah gözlerinde buldular. Kıvrık uzun kirpiklerini ıslatan yaşlar, rengi atmış lacivert kadife pantolonunda küçük bir yuvarlak oluşturmuştu yine…

Kalbi zikrediyordu aylardır tutunduğu o tesbihi; “Rabbi yessir velâ tuassir Rabbi temmim bi’l-hayr”

Büyük geniş elleri ile koltuğun dirseklerinden destek alıp kalkmayı tekrar denedi İhsan Bey, doğrulduda nihayet. Odadan çıkarken, başını çevirdi ve ardında kalan sarı boyalı duvardaki resme baktı yine buğulu gözlerle. İnce uzun holün sonundaki mutfağa geçmeden önce, hemen onun karşısındaki banyoya girdi. Elindeki tesbihi cebine koydu. Yüzünü yıkadı, bir hayli eski olan havlu ile kuruladı. Sonra aynaya baktı, sol yanağından boynuna kadar inen derin yanık izine dokundu, titredi elleri, gönlü sızladı ve gözlerinden akan yaşlar bir bir süzüldü. Islanan yanık yüzünü tekrar sildi o eski mavi havlu ile… Banyodan çıkıp mutfağa girdi, buzdolabını açtı, bomboş raflarda göz gezdirdi. Neredeyse akşam olmak üzereydi ve hala tek lokma yememişti. Dolabın en alt gözündeki kalan tek domatesi, salatalığı ve aynı cam kâsedeki bir kaç dilim peyniri ve tek tük zeytini çıkarıp kapı dibindeki küçük kare masaya koydu, plastik tabureye oturdu, domatesten bir ısırık aldı ve bir tanede zeytin attı ağzına. Çiğnemeye çalıştı ama midesi bulandı birden, yutamadı. Masada duran peçetelerden aldı eline ve çıkardı ağzındakileri…

İhsan Bey’in aylardır yaşadığı buydu. O günün üstünden onca zaman geçmiş olmasına rağmen hala yiyip içemiyordu. Gönlü buruk, gözü yaşlıydı. Cebinden tesbihini çıkardı ve tekrar mırıldanmaya başladı o duayı ;
“Rabbi yessir velâ tuassir Rabbi temmim bi’l-hayr”
Masanın üstündeki yiyecekleri öylece bırakıp yatak odasına geçti. Gelişi güzel serilmiş el işlemesi rengârenk yatak örtüsüne dokundu. Dün gibi hatırlıyordu eşiöyle özenerek yapmıştı ki. Boylu boyunca uzandı yatağa. Yüzü duvara dönüktü. Dizlerini karnına kadar çekti. Yine gözyaşlarına hâkim olamadı, akan yaşlar çiçek desenli mor yastığa bir bir düşüyordu.
Elindeki tespihi kokladı;
-Canım dedi tıpkı senin gibi kokuyor…
Ve yine;”Rabbi yessir velâ tuassir Rabbi temmim bi’l-hayr” demeye başladı gönülden…
Birden omzuna bir el dokundu, sıcacıktı;
-Hadi uyan, kalk artık baba. Dakikalardır zile basıyoruz duymuyorsun…
Çekik gözlerini şaşkınlıktan kocaman açan yaşlı adam;
– Kızımmm?!
– Allahtan anahtarı kapının üstünde bırakmamışsında benimki ile açıp girebildim. E hadi ama annem bahçede bizi bekliyor, seni ziyarete gelen amcalar ve teyzelerde çardakta oturuyorlar. Hırkanı giy de çıkalım. Hayretler içinde kalan İhsan Bey’in çekik gözleri adeta yerinden fırlayacakmış gibiydi..
– Senam, kızımmm…

Genç kız;

– Ayıp olacak ama misafirlere hadi baba…

Şaşkınlık içinde yataktan doğruldu İhsan Bey. Yatağın yanındaki sandalyede duran eşinin ördüğü mavi hırkayı giyip fermuarını çekti. Kızının koluna girdi. Bal rengi iri gözlerine baktı evladının, yüzüne dokundu, ellerini tuttu, dikkatlice baktı eşinin tıpatıp aynısı olan, o ince zarif ellere;
-Yavrucum senin yanıkların, yanıklarının hepsi… Sena babasının söylediklerini sanki duymuyormuş gibi;
-Hadi babacım gitmemiz lazım, geç kalıyoruz…
Ve dışarı çıktılar İhsan Bey ve kızı. Kış gününde bu ne sıcak havaydı. Uzun zamandır ilk kez iliklerine kadar ısındı. Ne ala bir histi. Ucu sonu görünmeyen bu bahçe onların bahçesi değildi, kimin bahçesiydi acaba, böylesine muazzam, öylesine farklı, rengârenk çiçekler ne muhteşemdi. Bu kuş seslerini daha önce hiç duymamıştı. Her yer buram buram gül kokuyordu…

Beyazlar içindeki kadınlardan ve erkeklerden oluşan topluluk oturdukları yerden ayağa kalktı, hepsinin yüzü ay parçası gibi pas parlaktı, içlerinden bir kadın;
-Hoş geldin İhsan Bey çok özledik seni, çok bekledik, nihayet geldin dedi…
Gözyaşları sicim gibi akan İhsan Bey baki âlemdeki tanımlanamayacak anlarını iliklerine kadar hissederken biricik sevdiğine;
-Hoş bulduk Leylam! Diyebildi…
Biliyordu, bir rüya görüyordu, uyanmak istemediği, her saniyesini son nefesine kadar bölüp bölüp yaşamak istediği bir rüya… Eve gelirken tekerleği patlayarak takla atan arabada çıkan yangın sonrası kaybettiği Leyla’sı ve biricik kızı Sena’sı bu kadar yakınındaydı. Allah’ın (c.c) lutfettiği bu anlar, gördüğü o insanlar aylardır isyan etmeden yaşadığı mateminin ödülüydü beklide…
Ama şundan emindi İhsan Bey, imtihan dünyası bu.  Âlemde, tek dayanaktı O Allah (c.c)

Uyandı etraf hala mis gibi kokuyordu, eşinin kazadan birkaç gün önce hediye ettiği tesbih yanı başındaydı ve dudaklarından dökülen öncesinde olduğu gibi yine aynıydı:

“Rabbi yessir velâ tuassir Rabbi temmim bi’l-hayr”

 

Rukiye KOÇ

 

 

Rukiye Koç

Yazar: Rukiye Koç